bazı olgun kadınlara 'şarap gibi kadın' derler ya hani ben onu anlamıyorum arkadaş. neden sadece olgun ve güzel kadınlara şarap yakıştırmasında bulunulur ki? hepimizin bildiği gibi gayet kötü şaraplar da mevcuttur.
yıllandıkça güzelleşiyor falan diye düşünüyolarsa eğer her şarabın bir içim tarihi vardır, o geçti mi tadı bozulmaya başlar. kimisini 3 sene içinde kimisini 20 sene içinde tüketmen gerekir. tadı 40 sene bozulmayan şarap bulduysanız hayatınıza anlam katar, doğrudur ama 3 senede içilmesi gereken şarabı 40 sene bekletmenin anlamı yok be hafız.
şarabın bozulmaması için karanlık bir ortamda ve yatık durumda bekletilmesi gerekir ki mantarı ıslansın. karanlık ortam ve ıslak mantar, çok erotik.
cemal süreya şöyle demiş:
'saat on ikiden sonra,
bütün içkiler,
şaraptır.'
bence eksik
'saat on ikiden sonra,
bütün kadınlar,
içkidir.'
her kadın kafa yapar, kimisi daha güzel. tadından daha çok kafasıyla ilgileniyorsanız her kadın her yaşta içilir, kimisi daha güzel. her kadın şaraptır, kimisi daha güzel.
15 Mart 2011 Salı
22 Şubat 2011 Salı
cebimdekiler
4 dakika geçmişti...
okuduğu yazılara göre kaynamadan önce alıp biraz bekleyerek dökmesi gerekliydi suyu, o da her şeyi kitabında yazdığı gibi kuralına uygun yapmış, suyu boca ettikten sonra 4 dakika beklemişti.
biraz "soğuması" gerekliydi, daha önce canı çok yanmıştı.
...
şimdi ben, her şeyi kuralına göre yaparsam kazanır mıyım dersiniz? neyi kazanırım ya da? kaybetmek üzerine konuşsak ya, korkmasak. siz ne dersiniz bilmiyorum ama ben kendimi oynamak zorunda hissetmiyorum..top benim değil mi?! oynatmıyorum...
...
saffet çam senin rüstem paşa benim...fatih caddesi, bahçelievler mahallesi falan derken yalovayı aylak aylak dolaşıp, bir elimde ekmek diğer elimde gazoz kapaklarıyla eve dönerken bulurdum kendimi, 6 yaşındayım daha. delicesine bir ihtirasla topladığım o kapakları ruh hastası gibi dakikalarca incelerken bilmezdim hayatın dıştaki metal gibi soğuk, sert; çocukluğun ise içindeki plastik gibi yumuşacık olduğunu. öğrendim.
anne baba memur, ben de anaokulundan nefret eden bir sokak çocuğu olduğum için ananemlerde kalırdım...yılda 2 kere sinir hastalıkları tekerrür eden 2 teyze, 1 normal teyze, 1 tane rol-model yabancı müzik dinleyen üniversiteli entel teyze, 1 lira için taklalar attıran canlardan can bir anane, bir de yüzünü nadir gördüğüm -dolabından yüzlerce topkek arakladığım- otobüsçü dayı...anaokulundan kaçmak 6 yaşındaki bir çocuğun kafasında memleket meselesi oluyorsa, o çocukta sıkıntı var demektir. bu sıkıntılı çocuk böyle bir evde büyürse de varın gerisini siz düşünün. aslında düşünmenize de gerek yok ya.
neyse...
ben gazoz kapaklarını renkleri yüzünden çok severdim, insanları sevdiğim, renkleri onlarla tanıdığım gibi...ben büyüdükçe ceplerim de büyüdü, ağırlaştı, bir sürü insan tanıdım altı yaşımdan beri..şimdi elimi her cebime attığımda aynı çocuksu heyecan var içimde, avcumdaki solmuş renklere inat edercesine!
...
hiç kimseyi umursamadan, hayata aldırmadan yaşayabilir mi insan?
cevabınız evetse kalkın, fevzi çakmağa gidiyoruz!
belki tanımadığımız renklerde gazoz kapakları buluruz kuytu köşede, ceplerimizi doldururuz...ekmeğin ucunu ısıra ısıra eve dönerken, altı yaşındaymışçasına gülümseriz arnavut kaldırımlara, sokaklara!
20 Şubat 2011 Pazar
öptüm seni şap şup
alkolün damarlardaki devir daimi hızla devam ederken siz bir kaç bişe sölemeyi kendime bir borç bilirim. moda deniz kulübünde tanıdığım 30 lu yaşlarında ki murat abimin katkılarıyla. gençsiniz olum bakın dalganıza, öğrenci evi var mı ondan bahsedin bana şeklinde ki yaklaşımı saygıyla karşılıyor, aşk, meşk yalan kavramına ise teessüfle yaklaşıyorum. one night stand ile gelmedik ki bu çetrefilli dünyaya, yolumuza bakalım tek gecelik aşklarla. doğru insan doğru zaman
15 Şubat 2011 Salı
Git ama Gel(!) me
minik, minyon, tatlı bir o kadar da hırçın, sevimsiz ve yırtıcı... yaşamın ona sunmuş olduğu türlü zevklerden uzak rutin, ama aynı zamanda spontan... yüzünde ki ufak sivilce yüzünden haftasını berbat edebilecek kadar salak, o masum güzelliği ise paha biçilemez. şen şakrak kişiliği ile etrafındakilere sunulan tatsız çorbaya adeta bir tutam tuz. gülünce beynin en derin, en mahrem noktasına kazınan o fotoğrafı varya ömrübillah unutmak mümkün değil. sevilemeyecek kadar anlamsız, aşık olmamak için harcanan tüm çabalar ise boşa. kimi zaman zevksiz ve sıradan ama birçok zaman sadece saflığın gösterişli örneği. yazın esen karayel tadında. kışın o yüze vuran sert soğu kadar ayaz belki de. dokunamayacağın kadar narin, tenini hissetmek için birçok fedakarlıktan kaçınılamayacak kadar ince. öğlenleri bedbaht, hotmor, çirkin, gudubet. sabahın ilk ışıklarında mahmur. göğün en uç noktasına salıncak kurmuş sanki, sallanıyor. kimi zaman var ama en ihtiyacım olduğu anda krizimin tutuğu günlerde hep uzağımda, hep bensiz. hakkında söylenebilcek o kadar çok şey var ki aslında ama problem şu ben de daha tanışmadım kendisiyle ve görmedim somut benliğini. dedim yaa sallanıyor işte bünye arada git gel yaşıyor şizofrenik paranoyalar arasında.
10 Ocak 2011 Pazartesi
Laf Olsun
laf salatası yapma ulan. beynimi içten oyan o iniltiler... yoruyor beni, üstüme geliyor, yıpranıyorum, tükeniyorum. her köşe başında bağımsız, alakasız saçma sapan düşünceler birikimi... bir kesik koninin içindeyim. cüceler diyarını andırıyor, kokuşmuş, eciş bücüş tipler. üstlerine basıyorum ama yine de konuşmaya devam ediyorlar. kulaklarımı tıkadığım anda beynimi becermeye başlıyorlar. doğanın titreşmesi ile oluşan tınıları duyarak engellemeye çalışıyorum bu deliritici seviyede ki sesli düşünceleri. küçük masum bir saka geliyor yanıma, şarkı söylüyor. o öttükçe herşey duruyor, sadece zaman ve saka... bu şarkıyı dinlemek için belki de geldim belki de sadece bu sesler için yok olup giderken geride bıraktığım izlerin karmaşası incelensin diye varım. belki hiç yokum. aslında hiç varolmama olasılığım kadar, gücünü keşfedememiş bir tanrı olma ihtimalim de var. saka cik cik cik...
27 Kasım 2010 Cumartesi
kafan ne kadar güzelse o kadar güzel adabazar
kendimle yaptığım yoğun müzakerelerin sonunda 1 lt şarabın bana yetmeyeceğine karar verince 2 bira daha almak için evden çıkıp en yakın tekel bayii ye doğru yola koyuldum. uzaktan gördüğüm kadarıyla tekel bayii kapalıydı. aman allahım bu gecenin kötü sonu bu muydu yoksa gece daha yeni mi başlıyordu? vazgeçmek yok raki dedim kendime ve devam ettim.
tam ben tekel bayii nin önüne geldiğimde yandaki ara sokaktan iki tane kafası güzel bilge beliriverdi gecenin karanlığı içerisinden.
-selamın aleykum abi, sigaranız var mı acaba?
abiler 2 kişiydi. ikisinin de kafası samanyolu galaksisine nazire yaparcasına sonsuzluğa ulaşmıştı. biraz daha ayık olan abi:
-al abicim benden sana 3 sigara istediğin gibi iç
-eyvallah abi allah razı olsun
dememe kalmadan 2. abimiz sigara vereceği kişiyi kısa bir mülakata sokmak gerekliliğini hissetti ki kendisinde ensemi okşayarak ardı arkasına sorular sordu bana. ben de bir kedi mayışmışlığıyla cevap verdim ulu bilgeye:
-kardeş sen öğrenci misin?
-evet abi 6 senedir kurtulamadım bu memleketten
-kardeş sen adapazarının suyunu içtin mi?
-içtim abi
-adapazarının nefesini çektin mi?
-çektim abi
-adapazarının kokusunu aldın mu?
-aldım abi
-sen de adapazarlısın o zaman kardeşim al sana benden 2 sigara, nasıl istersen öyle iç
artık bana söylenebilecek tek bir söz kalmıştı. 'kafan ne kadar güzelse o kadar güzel adabazar' gerisi hikaye kardeşş
tam ben tekel bayii nin önüne geldiğimde yandaki ara sokaktan iki tane kafası güzel bilge beliriverdi gecenin karanlığı içerisinden.
-selamın aleykum abi, sigaranız var mı acaba?
abiler 2 kişiydi. ikisinin de kafası samanyolu galaksisine nazire yaparcasına sonsuzluğa ulaşmıştı. biraz daha ayık olan abi:
-al abicim benden sana 3 sigara istediğin gibi iç
-eyvallah abi allah razı olsun
dememe kalmadan 2. abimiz sigara vereceği kişiyi kısa bir mülakata sokmak gerekliliğini hissetti ki kendisinde ensemi okşayarak ardı arkasına sorular sordu bana. ben de bir kedi mayışmışlığıyla cevap verdim ulu bilgeye:
-kardeş sen öğrenci misin?
-evet abi 6 senedir kurtulamadım bu memleketten
-kardeş sen adapazarının suyunu içtin mi?
-içtim abi
-adapazarının nefesini çektin mi?
-çektim abi
-adapazarının kokusunu aldın mu?
-aldım abi
-sen de adapazarlısın o zaman kardeşim al sana benden 2 sigara, nasıl istersen öyle iç
artık bana söylenebilecek tek bir söz kalmıştı. 'kafan ne kadar güzelse o kadar güzel adabazar' gerisi hikaye kardeşş
24 Kasım 2010 Çarşamba
mutluluğa güzelleme
bir müziği içinizde hissetmek nasıl bir şeydir bilir misiniz a dostlar? bilirsiniz elbet, benimkisi de soru mu canım. hani duyduğunuz her notanın; tüm yüreğinizi, tüm ciğerinizi ele geçirdikten sonra bütün hücrelerinize yayılması gibi bir şey benim anlattığım. bu adrenalin patlamasının
size sanki içinizde sadece bir organ varmış gibi hissettirmesinden bahsediyorum. o notolar en yüksek desibelde olmasa da göğüs kafesinizi en yüksek frekanstan titretir diyorum. anlamıyor musunuz beni?
hani sizi yerden yere vurabildiği gibi ayağa da kaldırabilen bir şey dediğim, bilirsiniz işte, benim gibi dansetmesini bilmeyenler için anlamsız hareketler bütünü olabilir ama yapabilenlerin dans dediği o şeye itekleyebilen bir şey bu.
hareket...
başlangıçta eylem vardı, hala sadece o var.
anlıyorsunuz, anlıyorsunuz. aslında anlamanız da gerekmez çünkü gerçek sürekli değişen bir olgudur. hissetmeyi denersiniz belki. hisler değişmez. değişir mi? bilmiyorum. çok da önemsemiyorum açıkçası. ruh değişmez en azından onu biliyorum. asla değişmeyecek olan bir tek şeye sahibiz hepimiz çünkü.
nazım hikmet abidin dinodan mutluluğun resmini yapmasını istemiş ya hani. küba devriminden bahsetmeden yap ama yapacaksan demiş. işin kolayına kaçma diye de tembihlemiş. mutluluğun resminin yapılamayacağını bildiği halde neden böyle bir şey istemiş diye düşüneniniz olmadı mı hiç? olmuştur illaki ama düşünmeyenler yerine ben düşündüm, yorulmalarına gerek yok... mutlu bir resmi ancak ve ancak mutlu bir ressam yapabilir çünkü. ama yine de aslından iyi olamaz. 'mutluluk oradaydı, başka yerde değildi abidin kardeş' demiş içinden sanki. 'oradaki mutluluğa ulaşamazsın. işte bu yüzden gerçek olan duygudur, sanat değil'
sazını çalan bir aşığın mutluluğunu anlatmaya hiç bir türkünün gücü yetmez
belki de bu yüzden değişmeyecek tek organımız; gönlümüz, yüreğimiz, kalbimiz sol taraftadır
size sanki içinizde sadece bir organ varmış gibi hissettirmesinden bahsediyorum. o notolar en yüksek desibelde olmasa da göğüs kafesinizi en yüksek frekanstan titretir diyorum. anlamıyor musunuz beni?
hani sizi yerden yere vurabildiği gibi ayağa da kaldırabilen bir şey dediğim, bilirsiniz işte, benim gibi dansetmesini bilmeyenler için anlamsız hareketler bütünü olabilir ama yapabilenlerin dans dediği o şeye itekleyebilen bir şey bu.
hareket...
başlangıçta eylem vardı, hala sadece o var.
anlıyorsunuz, anlıyorsunuz. aslında anlamanız da gerekmez çünkü gerçek sürekli değişen bir olgudur. hissetmeyi denersiniz belki. hisler değişmez. değişir mi? bilmiyorum. çok da önemsemiyorum açıkçası. ruh değişmez en azından onu biliyorum. asla değişmeyecek olan bir tek şeye sahibiz hepimiz çünkü.
nazım hikmet abidin dinodan mutluluğun resmini yapmasını istemiş ya hani. küba devriminden bahsetmeden yap ama yapacaksan demiş. işin kolayına kaçma diye de tembihlemiş. mutluluğun resminin yapılamayacağını bildiği halde neden böyle bir şey istemiş diye düşüneniniz olmadı mı hiç? olmuştur illaki ama düşünmeyenler yerine ben düşündüm, yorulmalarına gerek yok... mutlu bir resmi ancak ve ancak mutlu bir ressam yapabilir çünkü. ama yine de aslından iyi olamaz. 'mutluluk oradaydı, başka yerde değildi abidin kardeş' demiş içinden sanki. 'oradaki mutluluğa ulaşamazsın. işte bu yüzden gerçek olan duygudur, sanat değil'
sazını çalan bir aşığın mutluluğunu anlatmaya hiç bir türkünün gücü yetmez
belki de bu yüzden değişmeyecek tek organımız; gönlümüz, yüreğimiz, kalbimiz sol taraftadır
22 Ekim 2010 Cuma
öyleydik böyleydik
daha güzel bir ninni yoktu yağmurun sesinden
ve ruhumu daha çok ısıtacak bir yorgan, ruhundan
tüm gelememelerimden ve tüm es geçişlerimden
çok daha önce bir şey vardı bizde, çok daha öncelerden
kırmızı saçlı kızlar koşardı bayram yerlerine
biz hep yıldızları saklardık ceplerimizde
hilaller görününce şafak vakti mağrur
en cimrimiz bile sevinirdi gülerdi be
sahi ya ruh neydi? aşk neydi? sevda neydi?
hiç değmiş miydi bize kırılganlığı tutkunun?
belki başka yolların yolcusuyduk ama bebeğim
biliyorum aynı yürekte iki zıt kutuptuk
iki ayrı bileşkesiydik çok farklı iki utkunun
ve ruhumu daha çok ısıtacak bir yorgan, ruhundan
tüm gelememelerimden ve tüm es geçişlerimden
çok daha önce bir şey vardı bizde, çok daha öncelerden
kırmızı saçlı kızlar koşardı bayram yerlerine
biz hep yıldızları saklardık ceplerimizde
hilaller görününce şafak vakti mağrur
en cimrimiz bile sevinirdi gülerdi be
sahi ya ruh neydi? aşk neydi? sevda neydi?
hiç değmiş miydi bize kırılganlığı tutkunun?
belki başka yolların yolcusuyduk ama bebeğim
biliyorum aynı yürekte iki zıt kutuptuk
iki ayrı bileşkesiydik çok farklı iki utkunun
7 Ekim 2010 Perşembe
kaçıncı yeni?
üşüyorum içimden anlatamam
susmuşum içmeden ısıtamam
susmuşum içmeden ısıtamam
12 Eylül 2010 Pazar
ELBET BİR GÜN!..
EVET!.. ey karanlığın bağrından kopup bir yerlere gelme çabasında olan vatanım, keskin kokulu, ucu bucağı olmayan dipsiz kuyulara doğru kaba kuvvetle ittiriliyorsun. müstahak sana ey bu eşsiz vatanın alelade halkı müstahak. okumadıkça, cahillikte ısrar ettikçe daha orana burana neler gelecek. EVET sen boynu bükük, çalışmaktan yorgun er kişi eğer bu olaylar silsilesine dur demeyip, usanmış bir şekilde miskin miskin bakarsan, beterin beterinin nasıl somut bir şekilde yaşatılacağına bizzat şahit olacaksın. uğruna yüz binlerce can verilen bu eşsiz topraklar, bu şanlı vatan... sen çok badireler atlattın ey TÜRKİYE, biliyorum ki senin dimdik duruşunu zedeleyebilecek hiçbir güç yok. peşkeş çekilmeye çalışılsan da, satılığa çıkartılsan da, elin kolun bağlansa da sen uyanır ve şamarını yine patlatırsın o riyakar suratlara. ey TÜRKİYE yırtacaksın o üzerine sarmalanmış olan simsiyah kara çarşafı, kefeni, atacaksın üzerine serpilmiş olan ölü toprağını ve yine merhaba diyeceksin o eşsiz dağlarının yamaçlarına vurmuş olan güneş ışığına!.. elbet bir gün dur diyeceksin bu yolsuzluğu bu içten pazarlığa elbet bir gün "HAYIR" diyeceskin!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
