12 Nisan 2010 Pazartesi
ruhunu nadasa bırakan adam
kapı güzel bir icattı. tabiri caizse hücre zarındaki seçici geçirgenliğin kalın duvarlarda hayatını kaybetmiş haliydi. kapı, duvarda bir açık yaratması için tasarlandığı halde ismi kapamak kökünden türemişti. bu tezat en az seçici geçirgenliğin hayatını kaybetmesi kadar tezattı.
ahh bişey adam, eskiden yanmak için pervane gibi cama çarpardı. oysa o kapının önünde, tek kanadı bile olsa duvarı aşmak için kanatlanıp uçabilirdi.
o bahçeye hiç bir zaman giremeyeceğini anlayıp cennetin kapısından u dönüş yapmak zorunda kalınca, bakkalın önündeki 3 5 karış toprağı kendi cennetine çevirmeye ve tam karşısına da küçük bir masa atmaya karar vermişti.
içerde çalan gramafonun her notasında kadehini rengarenk çiçeklerin açtığı bahçesine doğru kaldıracak, kuvvetle muhtemel gözlerinin önüne her yudumda aynı yüz gelecek ama o yine de içindeki nadasa bırakılmış bakir topraklarda kök salmaya çalışan cennet bahçelerini sularcasına dibini görecekti.
pervaneler balkonlara su taşımaya nasıl devam edecekse, 'bişey adam' da yaşamaya ve yaşatmaya öyle devam edecekti. bir çölün ortasında susuzluktan geberse bile o çiçekleri sulayacaktı. çünkü yaşamanın, yaşatmaktan başka kanıtı olamazdı.
4 Ocak 2010 Pazartesi
yağmura tutulan adam
uyuması gerektiğini bildiği halde, hatta uyumak istediğini bildiği halde yağmura tutulmuştu işte. tam müziği kapattığını sandığı an duymuştu sesini yağmurun. yapamadı açtı yine o şarkıyı ve sigarasını ateşledi, sonuna kadar araladığı pencerenin önünde.
son kibritiyle yaktı son sigarasını ve uzun uzun çekti içine. 'yağmur' dedi, 'sadece yağmur işte, rüzgarın azizliği bu ıslaklık'. fazla körüklenmekten epey büyüyen kor, sigaranın bir tarafını yakmış diğer tarafını ise yakamamıştı. ufak bir hamleyle külünü atmak istemişti sigaranın. ama koca bir kor düşüvermişti bahçeye penceredeki o soğuk elden.
yağmurun ve fondaki şarkının her notasını içine çekip bitirdi sigarasını. sonra fırlatıp attı karşı bahçeye. şarkının en güzel yerinde sigaranın bitmesine sinirlendi. önce attığı sigaraya baktı, çoktan sönmüştü. sonra düşmüş kor parçasına baktı, hala yanıyordu. üstelik şarkının en güzel yerinde yanıyordu. o hala yanıyorken 'bişey adam' üşüdüğünü farketti.
pencereyi kapatıp içeri girdiğinde, yalnız yatağına girip yorganına sıkı sıkıya sarıldığında ve sabah uyandığında değişmeyen bir şey daha vardı.
o şarkı hala çalıyordu.
ve hiç kimse o şarkının hangi şarkı olduğunu hiç bir zaman bilemedi.
28 Aralık 2009 Pazartesi
bakkalın önünde oturup kendi kendine konuşan adam
her sabah kilidi açışında hissettiği mutluluğu eğer bir imgeyle anlatacak olsaydık, 'bilemediği kadar fazla kapısı olan bir zindana saklanmak zorunda bırakılmış bir çiçeğe ölmek üzereyken 'ikinci' can suyunu yetiştirmeyi görev edinmenin mutluluğu' nu kullanabilirdik çok rahatlıkla.
bu sabah elinde bir gramafonla gelmişti 'bişey' adam bakkala. eski günlerden kalma epey plak vardı yanında, hiç yaşamadığı eski günlerden kalma. cama astığı yazıyı alıp kenara koymuştu, çünkü ''artık 'blues' u buraya taşımak lazım'' demişti kendine.
karşı balkonda sanki güneş görmesin diye üstü 'eski' günlerden kalma kumaş parçalarıyla kapatılmış bir çiçek vardı. neydi o çiçeğin adı sahi? yok bi çiçek değildi bir bahçeydi galiba? neyse uzatmayalım işte onun da korkularında haklı sebepler vardı. bunu biliyordu elbet, ama henüz ölmemişti ki. ona su taşıyacak bir böcek bulamamıştı sadece. sahi o böceğin cinsi neydi? aşık veyselin de imgesi miydi sahi?
halbuki o böcek hiç üşenmeden bir ömür boyu umut taşıyabilirdi o çiçeğe karşıdaki bakkaldan. çünkü biliyordu ki o bakkal her sabah açacaktı o dükkanı beraber uyanmaktan keyif aldığı birisiyle yaşadığı için. o adamın her sabah hissettiğinin saplantılı bir kafaya takma durumu olmadığından emindi çünkü.
'bişey' adam bakkalın önünde oturup balkonu izliyordu bütün gün. çünkü içerde çalan gramofonu kurmaya hiç ihtiyaç duymadan kalbindeki müziğin tadını çıkarabiliyordu orayı izlerken. üstelik çiçek henüz ölmedi diye bağırıyordu sesini duyurabildiğinden emin olduğu için artık.
28.12.2009
03:00
1 Aralık 2009 Salı
içine atınca yatan, sinirlenince insanların yüzlerine söylemeyip kendi içine kusan ve bağırması gereken yerde susan adam
görünmeyen duvarlarına çarpıp kafayı bulduğum bütün kadınlar,
'çöldeki vaha' aydınlığınıza ve o sıcak nemli karanlığınıza ulaşmak için kendisini heba eden pervanenin, camın önünde yaşadığını bir kere olsun içinizde hissedebilir misiniz? yıllardır aynı minibüsle aynı yoldan geçtiği halde, o gün ısrarla dışarıyı izleyen adamın yüzündeki acıyı bir regl ağrısıyla tarif edebilir misiniz? pervane için imkansızlaşan sıcaklığınızın, o adamın gözlerinde yıllar boyu birikmiş olan tuzlu bir sıvıda ortaya çıkmasına ne dersiniz peki?
o adam da süper kahraman olmak istiyordu elbet. onun da çocukluğunda esas kızı öpen bir esas oğlan vardı. belki kafası çok karışıktı, belki hayatını yönetmesine engel olamadığı tutkulu bir kalbi vardı, belki bir süper kahraman için kısa ve net bir isim seçmemişti ama o da ‘bişey adam’ olmak istiyordu. elinden tutup ‘adam’ edebildiniz mi?
yine de diyebilirim ki; aşamasam da duvarlarınız güzeldi, camın önünde sizi izlemek güzeldi, aklınızdan şeytanlıklar geçerken parlayan gözleriniz güzeldi, kederlendiğinizde kararan gözleriniz güzeldi hafifmeşrepliğiniz güzeldi, iffetli haliniz falan hep güzeldi. bütün cevapsız sorularımız güzeldi, siz hep güzeldiniz; kelimeler hep çirkindi.
küçükken aileme ağlayarak bir şey yaptırabileceğimi sandığım ilk anda babamın beni kapının dışına koyuşunu hatırladım bugün. ‘ağlaman bitince içeri girersin’ demişti. ağlarken kaçıp gitme isteğim ordan kalmadır sanırım.
bu yüzden hayatıma daha yakından baktığınızda kapılarımın kapalı olduğunu fark ederseniz, camda şu notu görürsünüz:
‘blues’ a gittim gelicem’
21.10.09
01.33